Üye Girişi

Zorunlu

Zorunlu

Çok Satan Kitaplar

Çocuklarda Ateş

Selen Yayıncılık

60,00


Dergi Hakkında
Danışma Kurulu
Yayın Kurulu

Klinik Tıp Pediatri Dergisi Mart - Nisan 2017

20,00 ₺

Aynı Gün Kargolama - 3-4 İş Gününde Teslimat

Yıllık Abonelik Fiyatı : 210,00 ₺

Abonelik Süresi Seçiniz (YILLIK) Abone OL
Sadece Bu Sayıyı Almak İstiyorum Satın Al
ISSN : 1309-0453
Online ISSN :
Dil : Türkçe
Cilt : 9 Sayı 2
Yayın Periyodu :2 ayda 1 - Yılda 6 sayı
Yayın Türü :Süreli
Yayına Başlama Tarihi :2009

Öz

Hışıltı, bebeklerin ve çocukların solunum sistemi hastalıklarında sık rastlanan bir semptomdur. Bu genellikle selim gidişli, kendi kendini sınırlayan bir durumun, bazen de daha ciddi bir solunum sistemi hastalığının belirtisi olabilir. Özellikle ilk u¨ç yaştaki çocuklarda tekrarlayan ya da persiste eden hışıltı tanısal açıdan ciddi bir sorun oluşturarak anne-babalar ve hekimler açısından ciddi bir ansiyete nedeni olmaktadır.


Öz

Öksu¨ru¨k çocuklarda sık rastlanan bir yakınmadır. Basit bir u¨st solunum yolu enfeksiyonundan olduğu gibi daha önemli bir neden de kaynaklanabilir. Kronik öksu¨ru¨klu¨ çocukların tanı ve tedavisinde farklı klavuzlar kullanılmaktadır. Bu klavuzlarda temel olarak kronik öksu¨ru¨kle gelen her hastanın ayrıntılı öyku¨, fizik muayene, akciğer grafisi, solunum fonksiyon testi ile değerlendirilmesi, bunlara göre spesifik bulguların varlığında nedene yönelik tetkik ve tedavi planlanmalıdır. Spesifik bir neden bulunamadığında ise aile ile bilgi paylaşımında bulunularak öksu¨ru¨ğu¨n yapısına göre tedavi verilmesi önerilmektedir.


Öz

Astım; tekrarlayan hışıltı, nefes darlığı, göğu¨ste sıkışma hissi ve öksu¨ru¨k yakınmaların olduğu kronik hava yolu inflamasyonu ile karakterize bir hastalıktır. Çocukluk çağının en sık kronik hastalıklarından biri olan astımın tu¨m du¨nyada prevalansı %1-18 arasında değişir. Ülkemizde sıklığı %2,8-%14,5 arasında değişmektedir. Patogenezinde havayolu inflamasyonu, artmış havayolu duyarlılığı ve geri dönu¨şu¨mlu¨ havayolu obstru¨ksiyonu vardır. Astım tanısı beş yaş u¨stu¨ çocuk ve genç erişkinlerde dikkatli bir öyku¨, fizik muayene ve solunum fonksiyon testleri ile (reversibilite, değişkenlik/variabilite veya hava yolları aşırı duyarlılığının gösterilmesi ) ile konulur. Beş yaş altı çocuklarda astım tanısı havayolu obstru¨ksiyonunun fonksiyonel olarak değerlendirmek mu¨mku¨n olmadığından bu¨yu¨k ölçu¨de klinik bulgulara dayanılarak konur. Astım tanısı konmadan önce benzer semptom ve bulgular gösteren diğer hastalıklardan ayırıcı tanı mutlaka yapılmalıdır.


Öz

Astım; çocukluk çağının en sık kronik hastalığıdır. Gu¨nu¨mu¨zde halen astım hastalığını ortadan kaldıracak bir tedavi olmaması nedeni ile astım hastalarının atak yakınmaları ile karşımıza çıkmaları kaçınılmazdır. Astım atakları acil servis başvuruları ve hastane yatışlarının önemli bir sebebidir. Aynı zamanda çocukların okul kaybına, ailelerde endişeye ve tedavi masraflarında artışa neden olmaktadır. Atakta olan her hastanın öncelikle kısa öyku¨su¨ alınarak, muayenesi yapılmalı ve atak şiddeti belirlenmelidir. Ardından hızlıca hastanın tedavisine başlanmalıdır. Beş yaş altında ve u¨stu¨nde olan çocukların anatomik ve fizyolojik özellikleri birbirinden oldukça farklı olduğundan hem kronik astım tedavisi hem de atak sırasında yapılması gerekenler bazı farklılıklar göstermektedir. Tedavi planı belirlenirken hastanın yaşı göz önu¨nde bulundurulmalıdır.


Öz

Astım, du¨nya nu¨fusunun %1-18’ini etkileyen kronik inflamatuvar bir hava yolu hastalığıdır. Hırıltı, nefes darlığı, göğu¨ste daralma hissi ve/veya öksu¨ru¨k ve değişken klinik ile gelen ekspiratuvar hava yolu kısıtlılığı ile karakterizedir. Semptomlar ve hava yolu kısıtlılığı kendiliğinden veya medikal tedavi ile du¨zelebilmektedir. Derlememizde astımın literatu¨r eşliğinde gu¨ncellenmiş tedavisini özetlemekteyiz.


Öz

Zor astım, astımlı hastaların %5-10 ‘unu oluşturmakla birlikte astıma bağlı morbidite ve harcamaların bu¨yu¨k bir kısmı bu gruba aittir. Zor astım tanımı tartışmalıdır, yu¨ksek doz astım tedavisine rağmen semptom kontrolu¨ sağlanamayan, sık alevlenme yaşayan hastalar bu gruba girmektedir. Bu en kompleks ve karışık hasta grubunu standart poliklinik koşullarında değerlendirmek zor olabilir, hastalar astıma özel merkezlerde sistematik bir şekilde değerlendirilmelidir. Öyku¨, patofizyoloji, klinik özellikler ve tedavi cevaplarına göre iyi tanımlanmış zor astım fenotipleri vardır, bu fenotiplerin bilinmesi hedeflenmiş tedaviyi mu¨mku¨n kılabilir. Zor astım tedavi planında öncelikle astım tanısından emin olunmalı, ayırıcı tanı yapılmalıdır. Astım kontrolu¨nu¨ bozabilecek olan tu¨m tetikleyici faktörler ortadan kaldırılmalı, rinosinu¨zit, gastroözefageal reflu¨ gibi komorbid hastalıklar tedavi edilmelidir. Zor astımda konvansiyonel astım ilaçlarının yanı sıra omalizumab gibi monoklonal antikorlar, makrolidler, bronşial termoplasti ve yeni geliştirilen biyolojik ajanlar kullanılabilir.


Öz

Astım genetik faktörlerin, çevresel faktörlerin ve epigenetik faktörlerin etkileşimi sonucu ortaya çıkan hava yollarında daralma ve enflamasyonla karakterize bir hastalıktır. Astım kompleks hastalıkların tipik özelliklerini taşımaktadır. Yani astım, gelişiminde her birinin etkisi ku¨çu¨k olan birçok gendeki değişimler sonucunda ortaya çıkmaktadır. Astım genetiğinde kullanılan tekniklerin kapasitesi yaygın genetik değişkenlikleri belirlemeyle sınırlıdır. Yaygın genetik değişkenlerin hastalık fenotipine katkıları ise oldukça azdır ve tek gen hastalıklarından elde edilen deneyimin ortaya koyduğu gibi nadir değişkenliklerin hastalık gelişimine olan etkileri oldukça fazladır. Genetik çalışmalarda kullanılan teknolojide gerçekleştirilen bu¨yu¨k ilerlemeler hastalığı daha iyi anlamamızı sağlamıştır. Ancak hala çözu¨m bekleyen konular vardır. Astım ve alerjik hastalıkların ardında yatan genetik faktörleri belirlemeye yönelik olarak yapılan tu¨m çalışmalar resmin tam olarak anlaşılabilmesi için çeşitli genler ve değişkenliklerin birbirleri, makro ve mikro çevre ile etkileşimlerinin ve epigenetik faktörlerin belirlenmesi gerekliliğini ortaya koymuştur. Gu¨nu¨mu¨zde, nadir göru¨len genetik değişkenliklerin, insersiyon ve delesyonların, hatta kopya sayısı değişikliklerinin belirlenmesine olanak sağlayan, tu¨m genomun veya protein kodlayan gen bölgelerinin tamamının yeniden dizilenmesi tekniği, astım gibi kompleks hastalıkların genetiğinin aydınlatılmasında yeni bir yöntem olarak kullanılmaktadır. Bu teknolojiye “next generation sequencing” adı verilmektedir. Bu karmaşık etkileşimlerin belirlenmesi için geliştirilen yeni teknikler ve biyoinformatik analiz programları sayesinde, erken tanıya yönelik biyo-belirteçlerin bulunması ve bireysel tedavi yöntemlerinin geliştirilmesi mu¨mku¨n olacaktır. Bu derlemede astımda etkili olan genlerin keşfinde kullanılan yeni ve eski teknikler ve gu¨nu¨mu¨zde astım genetiğende hangi noktada olduğumuz anlatılacaktır. Ayrıca elde edilen bilgilerin uygulamaya nasıl aktarılacağı ve gelecekte neler yapılması gerektiği tartışılacaktır.


Öz

Alerjenler, farklı alerjik özellik gösteren parçaların bir araya gelmesi ile oluşur. Bu parçaların bazıları, başka alerjenlerle ortaktır. Bu nedenle tu¨m alerjen ekstresini test eden spesifikIgE ölçu¨mlerinde ve prick deri testinde yanıltıcı sonuçlar çıkabilir. Özellikle çoklu alerjen duyarlığında bu ortak alerjen yapılar nedeniyle çapraz reaksiyonlar, yalancı pozitiflikler göru¨lebilir. Alerjenleri bileşenlerine ayırarak tu¨re özgu¨ veya farklı tu¨rlerde ortak olan alerjenler saptanır. Buna; bileşene bağlı tanı (orijinal ismi ile “Component Resolved- Diagnosis”; CRD) denir. CRD’nin özellikleri, nerelerde ve nasıl kullanıldığı, bu uygulamaların kliniğe yansımaları tartışılmıştır. Besin ve inhalan alerjenler ayrı ayrı incelenerek tanının doğrulanması, özelleştirilmesi ve doğru tedavinin yapılmasında kullanımı ve bu konuda son yıllarda yapılan araştırmaların sonuçları değerlendirilmiştir.


Öz

Alerjik hastalıklar du¨nya nu¨fusunun önemli bir kısmını etkilemektedir. Su¨t çocuklarında alerji sıklığı %10 birinci kuşak akrabalarında atopik zemin varsa %20-30’a kadar yu¨kselmektedir. Son yıllarda alerjik hastalıkların başlangıcı ve duyarlanmanın artmasında bağırsak florasının etkileri tartışılmaktadır. Flora immu¨nolojik ve inflamatuvar sistemik yanıtı du¨zenliyor olabileceği fikri ile alerjik hastalıkların sıklığının artışı ile intestinal flora hipotezi ileri su¨ru¨lmu¨ştu¨r. Bu derlemede alerjik hastalıklarda mikrobiyotanın rolu¨ ile ilgili son gelişmeler özetlenmiştir.


Öz

Besin alerjileri hayatı tehdit eden reaksiyonlarla sonuçlanabilen, sıklığı tu¨m du¨nyada artış gösteren bir halk sağlığı sorunudur. Besin alerjisi alınan besin protein antijenine karşı gelişen, immu¨n sistemin anormal bir yanıtı olarak tanımlanmaktadır. Atopik dermatit, astım, ailede atopi öyku¨su¨ olması besin alerjisi için primer risk faktörlerini oluşturmaktadır. En sık besin alerjisine sebep olan besinler su¨t (%6), yumurta (%2,5), fıstık(%0.4), soya (%1.5), buğday (%1.5), balık(%2.2) ve kabuklu deniz u¨ru¨nleridir ( %2.2). Besin alerjileri IgE aracılıklı, Non-IgE aracılıklı veya kombine olmak u¨zere 3 grupta sınıflandırılmaktadır. IgE aracılıklı besin alerjilerinde spIgE du¨zeyleri ve deri testleri alerjen besinin tespit edilmesinde faydalıdırlar. Kesin tanı için tek tanısal test oral besin provakasyon testleridir. Besin alerjilerinin henu¨z kesin bir tedavisi bulunmamaktadır. Alerjen besinden kaçınma ve alerjik reaksiyonlarda acil mu¨dahale tedavi esasını oluşturmaktadır. Oral immu¨noterapi ve sublingual immu¨noterapi toleransı geliştirmek amacıyla ortaya koyulan yeni tedavi yöntemleridir.


Öz

İnek su¨tu¨nde bulunan proteinlere karşı immu¨nolojik mekanizmalarla oluşan reaksiyonlara inek su¨tu¨ protein alerjisi (İSPA) denir. Altta yatan immu¨n cevap immu¨nglobu¨lin- E (IgE) aracılı, IgE den bağımsız (non-IgE) veya her ikisinin birleşimi şeklinde olabilir. Ku¨çu¨k çocuklarda tu¨m besin alerjileri içerisinde en sık İSPA (%2-3) göru¨lmektedir. Hastaların yaklaşık %50-70’inde ku¨tanöz, %50-60’ında gastrointestinal ve %20-30’unda solunum semptomları göru¨lu¨r. IgE aracılı reaksiyonlar ilk 2 saat içerisinde göru¨lu¨rken, non-IgE aracılı reaksiyonlar 2 saat ve sonrasında ortaya çıkar. Reaksiyon tariflenen hastalarda öncelikle detaylı beslenme öyku¨su¨ alınmalı ve fizik muayene yapılmalıdır. Sıklıkla kullanılan alerji testleri arasında deri prick testleri ve spesifik IgE ölçu¨mu¨ yer alır. Yama testleri özellikle non-IgE aracılı reaksiyonlarda tercih edilir. Ancak tanıda altın standart test “çift kör plasebo kontrollu¨ besin provokasyon testleri”dir. Son yıllarda “bileşene dayalı tanı” yöntemi ile ilgili çalışmaların sayısı artmaktadır. Tedavinin temelini eliminasyon diyetleri oluşturur. Hastaların bu¨yu¨k çoğunluğunda 5 yaşından önce tolerans geliştiği bilinmektedir.


Öz

Gastrointestinal sistemin (GİS) alerjik hastalıkları besin alımına bağlı olarak ortaya çıkan, GİS’in herhangi bir bölu¨mu¨nde göru¨lebilen, bir ya da birden fazla katmanın etkilendiği eozinofilik inflamasyonla karakterize hastalıklardır. Bu hastalıklar besinlerin kendilerinin ya da içerdikleri herhangi bir maddenin meydana getirdiği immunolojik veya immunolojik olmayan mekanizmalarla tetiklenir. Ortaya çıkış mekanizmasına göre IgE aracılı, IgE aracılı olmayan ve mikst tip olmak u¨zere u¨ç grupta incelenir. Göru¨lme sıklığı erişkinde %2 iken, çocukluk yaş grubunda %8’lere kadar çıkabilmektedir. En sık tetikleyici besinlerin inek su¨tu¨, yumurta, tahıllar ve soya olduğu bilinmektedir. Özellikle IgE aracılı olmayan GİS alerjilerinde tetikleyici besinin saptanması her zaman kolay olmayabilir ancak bu hastalıkların genellikle 1-3 yaş aralığında mu¨kemmel bir prognozla iyileştiği bilinmektedir. Gu¨nu¨mu¨zde henu¨z GİS alerjileri ile ilgili aydınlatılmamış birçok soru mevcuttur. Özellikle IgE aracılı olmayan grupta olanlar için geliştirilebilecek tanı araçları ile ilgili çalışmalar devam etmektedir. Bu derlemede, GİS allerjik hastalıklarında klinik bulgular, tanı ve tedavi son literatu¨r eşliğinde tartışılacaktır.


Öz

Atopik dermatit kronik, kaşıntılı, alevlenme ve du¨zelmeler ile seyreden inflamatuvar bir cilt hastalığıdır. Prevelansı du¨nya çapında son yıllarda artış göstermiş ve gelişmiş u¨lkelerde %10-20’lere kadar yu¨kselmiştir. Atopik dermatitin deri bariyer bozukluğu ile birlikte T hu¨cre disfonksiyonu sonucu geliştiği du¨şu¨nu¨lmektedir. Epidermal bu¨tu¨nlu¨k ve fonksiyonunda anormallik ile immu¨n sistemin anormal yanıtı patofizyolojinin ana unsurlarını oluşturmaktadırlar. Etiyolojide genetik ve çevresel faktörler birlikte rol alır. En iyi bilinen genetik risk faktöru¨ filagrin gen mutasyonudur; erken başlangıçlı, şiddetli ve persistan hastalık ile ilişkilidir. Atopik dermatit tanısı klinik olarak konulur, temel klinik özellikler kaşıntı ve egzamatöz lezyonlardır. Egzemanın morfolojik özellikleri ve yaşa göre tipik dağılımı tanı koydurucudur. Ku¨çu¨k çocuklarda yu¨z, boyun ve ekstansör yu¨zler tutulurken, bu¨yu¨k çocuklarda fleksör bölgeler etkilenir. Hastaların %80’inde total ve spesifik immunoglobulin E değerleri yu¨ksektir, ancak bu değerlerin normal olması hastalığı dışlamaz. Tedaviye dirençli, yanıtsız hastalarda tanı yeniden gözden geçirilmeli ve ayırıcı tanıda metabolik, immunolojik ve nutrisyonel bozukluklar du¨şu¨nu¨lmelidir.


Öz

Atopik dermatit çeşitli çevresel tetikleyicilerin ortaya çıkardığı aşırı cilt duyarlılığı ile ilişkili kronik enflamatuvar bir deri hastalığıdır. Tedavinin amacı kronik enflamasyonun baskılanması ve akut alevlenmelerin kontrol altına alınmasıdır. Atopik dermatitin temel tedavisi du¨zenli nemlendirici kullanımı ile uygun cilt bakımının sağlanması ve belirli tetikleyici etkenlerden uzak durulmasını içerir. Topikal kortikosteroidler ve kalsinörin inhibitörleri ağır atopik dermatit tedavisinin köşe taşını oluşturur. Topikal kortikosteroidler ile artan yan etki riski proaktif tedavi uygulaması ile azaltılabilir. Topikal kalsinörin inhibitörleri hassas cilt bölgelerine gu¨venle uygulanabilen steroid içermeyen topikal anti-enflamatuvar ilaçlardır. İleri tedavi seçenekleri, hastalığın ağırlığına bağlı olarak, basamak tedavisi şeklinde uygulanmalıdır. Ağır atopik dermatitli olgularda, sistemik tedavide oral steroidler, bağışıklık sistemini baskılayan ilaçlar, ıslak pansuman, fototerapi ve alerjen immunoterapisi uygulanabilir. Sistemik antibiyotik tedavisi yaygın ikincil bakteriyel cilt infeksiyonlarında kullanılmalıdır. Atopik dermatit tedavisi hastalığın ağırlığına ve hastanın klinik durumuna göre bireyselleştirilmelidir.


Öz

Arı sokmalarına bağlı reaksiyonlar; ku¨çu¨k lokal reaksiyonlar, geniş lokal reaksiyonlar ve sistemik (anafilaksi) reaksiyonlardır. Arı sokmalarına bağlı en sık ku¨çu¨k lokal reaksiyon göru¨lu¨r. Geniş lokal reaksiyon 10 cm çapından daha fazla genişlikte olan lezyonlardır. Bu reaksiyonlar sistemik reaksiyonların öncu¨su¨ değildir ancak tekrarlayan geniş lokal reaksiyonu olan hastalarda sistemik reaksiyon riski ku¨çu¨k lokal reaksiyona göre daha yu¨ksektir. Arı alerjisinde tanı; öyku¨, deri testleri ve serum spesifik IgE du¨zeylerine bakılarak konulmaktadır. Bal arısı tu¨rleri arasında çapraz reaksiyon sınırlı iken, yaban arıları arasında sıktır. Tedavide ilk yapılması gereken arı sokmasından korunma önlemlerinin anlatılmasıdır. Arı sokmasına bağlı anafilaksinin tanı ve tedavisi diğer nedenlere bağlı anafilaksi ile aynıdır. Sistemik reaksiyon öyku¨su¨ olan hastalara adrenalin otoenjektöru¨ reçete edilmeli ve kullanma eğitimi verilmelidir. Venom immu¨noterapisi arı sokması sonrası sistemik reaksiyon riski olan çocuklarda kullanılan ve başarı oranı yu¨ksek bir tedavi yöntemidir.


Öz

Ürtikerin heterojen klinik ve histopatolojik özelliklere sahip olması, bazı olgularda birden fazla u¨rtiker tipinin birlikte göru¨lmesi tanısal sorunları beraberinde getirmektedir. Hekimlerin etiyolojiyi belirleme ve tanıyı koymada sahip olduğu en önemli anahtar doğru ve ayrıntılı klinik öyku¨ ile fiziki muayenedir. Her hastada rutin detaylı laboratuvar incelemelerinin yapılması tanısal bir iyileştirme sağlamamakta ve önemli sağlık harcamalarına neden olmaktadır. Etiyolojik nedenlerin ve tetikleyicilerin saptanması ve ortadan kaldırılması en uygun tedavi yaklaşımı olmasına rağmen bu çoğu hastada mu¨mku¨n olmamaktadır. Hastaların çoğunda tek tedavi seçeneği semptomatik tedavidir. Antihistaminler tedavinin temel taşı olmasına rağmen hastaların yaklaşık yarısında bu tedaviye yanıt alınamamaktadır. Aynı zamanda pratik hayattaki tedavi uygulamaları u¨rtiker tedavi rehberlerinden önemli oranda farklılıklar taşımaktadır.


Öz

Anafilaksi; ciddi, yaşamı tehdit eden jeneralize veya sistemik bir hipersensitivite reaksiyonudur. Sıklğı giderek artmaktadır. Anafilaksinin en sık sebepleri; ilaçlar, besinler ve böcek sokmalarıdır. Tanı esas olarak klinik ölçu¨tlere göre konur. Anafilaksi tedavisinde adrenalin ilk seçilecek ilaçtır. Bu makalede anafilaksinin patogenezi, kliniği, tanı ve tedavisi sunulmuştur.


Öz

Alerjik rinit, burun mukozasının alerjik inflamasyonudur. Belirti ve bulgular, çeşitli alerjenlere karşı duyarlanmış olan çocuklarda ortaya çıkar. En sık bulgular hapşırma, gözlerde kaşıntı ve akıntı, burun içinin inflamasyonu ve şişmesi, aşırı mukus yapımıdır. Bu makalede alerjik rinitli hastaya klinik yaklaşım, hastalığın değerlendirilmesi, tanısı ve ayırıcı tanısı konusunda mevcut bilgiler gözden geçirilerek sunulmaktadır.


Öz

Allerjik rinit (AR), çocukluk çağında sık göru¨len, burun akıntısı, tıkanıklık, hapşırma gibi nazal semptomlarla karakterize kronik solunum yolu hastalığıdır. Son yıllarda hastalığın daha iyi aydınlatılması, yeni tanısal yöntemler ve global rehberlerin hazırlanması ile allerjik rinitli hastaların izleminde kanıta dayalı yaklaşım uygulanmaya başlanmıştır. AR tedavisinde amaç, hastalığın semptomlarını kontrol altına almak, komplikasyon gelişimini engellemek ve yaşam kalitesini arttırmaktır. Bu amaçla, hastaların eğitimi ve bilinçlendirilmesi, allerjenden korunma, farmakolojik tedavi ve spesifik immunoterapi uygulanmaktadır. Bu derlemenin amacı, AR tedavisi ve izleminin gu¨ncel rehberler eşliğinde sunulmasıdır.


Öz

Alerjik konjonktivit, du¨nya genelinde en yaygın alerjik durumlardan biridir. Patognomonik bulgusu, oku¨ler kaşıntı olup diğer oku¨ler durumlardan ayrımda önemlidir. Mevsimsel ve perennial alerjik konjonktivit en yaygın formlarıdır. Diğer sistemik alerjik hastalıklarla sıklıkla birlikte bulunur, bunların başında alerjik rinit gelmekte olup birlikteliği %50-75’tir. Alerjik konjonktivit benign mevsimsel veya perennial alerjik konjonktivit, dev papiller konjonktivitten, kronik, morbit, görmeyi tehdit eden vernal keratokonjonktivit, atopik keratokonjonktivit, kontakt blefarokonjonktivite uzanan değişken bir spektruma sahiptir. Alerjik konjonktivitte duyarlı olunan alerjenin belirlenmesi amacıyla deri prick testi uygulanabilir veya spesifik IgE du¨zeylerine bakılabilir. Alerjik konjonktivit tedavisinde sistemik, topikal birçok ajan kullanılmıştır. Oku¨ler alerji tedavisinde topikal antihistaminikler daha gu¨venli ve etkindir. Vernal keratokonjonktivit, atopik keratokonjonktivit, kontakt blefarokonjonktivit daha ağır formlar olup kortikosteroidler, siklosporin A gibi immu¨nomodu¨latör ilaçlar kullanmak gerekebilir.


Öz

İlaç reaksiyonları (İR) ilaçların istenmeyen ya da zararlı olabilen etkileridir. Tu¨m hastane başvurularının % 6,5’ini oluşturur. Hastaneye yatırılarak tedavi uygulanan hastalarda ise %15 oranında İR gelişmektedir. İlaç kullanan bir kişide herhangi bir tıbbi sorun geliştiğin¬de ayırıcı tanıda İR olasılığı du¨şu¨nu¨lmelidir. Tanıda klinik değerlendirme önemlidir. Tanı testleri sınırlı olmakla birlikte etkili immu¨n mekanizmaya ve organa özgu¨l ya da sistemik bulguların varlığına göre tanısal testlerden yararlanılır. Tanısal değerlendirmeler yapılırken “önce, zarar verme” ilkesi akılda tutulmalıdır. Bu yazıda çocuklarda ilaç alerjilerine yaklaşım gu¨ncel rehberler doğrultusunda değerlendirilecektir.


Öz

Lateks alerjisi, gu¨nu¨mu¨zde sıklığı giderek artan özellikle sağlık çalışanlarında önemli sorunlara neden olan bir problemdir. Kontakt dermatit, astım, rinit ve sistemik reaksiyon gibi tip 1 ve tip 4 hipersensitivite reaksiyonları gözlenebilir. Lateks alerjisinde tanı, öyku¨ ve laboratuvar testlerinin birlikte kullanılmasına dayanır. Bu yazıda lateks alerjisi hakkında gu¨ncel bilgiler derlenmiştir.


Öz

Gu¨nu¨mu¨zde allerjik rinit ve astım gibi solunum yolu allerjik hastalıklarının tedavisinde hastalığın doğal seyrini değiştirebilen tek tedavi yönteminin allerjen spesifik immu¨noterapi (SIT) olduğu kanıtlanmıştır. Subkutan immu¨noterapi (SCIT) altın standart tedavi olarak kabul görmesine karşın sublingual immu¨noterapinin (SLIT) son 3 dekadda benzer etkinliği olan emniyetli bir tedavi yöntemi olduğu kanıtlanmıştır. Gu¨nu¨mu¨ze dek yayınlanmış Cochrane sistematik derleme ve metaanalizlerde gerek SCIT gerekse SLIT’ın mevsimsel veya perennial inhalen allerjenlere duyarlı allerjik rinit ve astımlı olgulardaki etkinliği gösterilmiştir. Her iki tedavi yöntemi ile semptom ve ilaç kullanımında anlamlı azalma olduğu ve immu¨nolojik toleransı indu¨klediği birçok araştırmada kanıtlanmış olmasına rağmen, bu iki yöntemin etkinlik ve immu¨n tolerans yönu¨nden birebir karşılaştırıldığı çalışmalar pek azdır. Öte yandan literatu¨rdeki veriler her iki yöntemin de yu¨ksek kanıt değerinde olup, sublingual veya subkutan immu¨noterapi seçiminin uygulanabilirlilik, ulaşılabilirlilik ve hasta hekim ortak kararı ile uygulanmasını önermektedir.


Öz

Alerjen spesifik immu¨noterapi (SİT), alerjik hastalıkların tedavisinde ku¨r sağlayan ve uzun su¨re koruyucu etkisi olan tek spesifik tedavi yöntemidir. Yu¨z yılı aşkın su¨redir alerjik hastalıkların tedavisinde kullanılmasına rağmen gu¨nu¨mu¨zde halen immunoterapi etkinliği ve yan etkilerine dair problemler yaşanmaktadır. Aynı zamanda uzun tedavi su¨resinin işgu¨cu¨ ve zaman kaybına yol açması, SİT için yeni uygulama yolları ve alerjen modelleri u¨zerinde çalışmalar yapılmasına neden olmaktadır. Tu¨m bu uygulamaların hepsinde immu¨n sistemi en iyi uyarabilecek en az yan etkiye sahip doz ve konsantrasyonda alerjen ekstresinin standardizasyonu önem taşımaktadır. Yeni geliştirilen immunoterapi modelleri ve alerjen ekstrelerinin uzun dönem etkinlik, gu¨venilirlik, astım gelişiminin ve yeni alerjik duyarlanmaların önlenmesi konusunda yapılacak çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır. Bu makalede yeni geliştirilen immu¨noterapi materyalleri ve yeni uygulama yöntemlerinden sözedilecektir.


Öz

Aşı içeriği immun yanıtı oluşturan aktif antijenik içeriği ile koruyucular, ku¨ltu¨r antijenleri ve adjuvanlardan oluşan aktif olmayan bileşenlerden oluşur. Aşılamanın giderek artması ile yan etki bildirimleri de artmaktadır. Du¨nya Alerji Topluluğu (The World Allergy Organization-WAO) ilaçlara karşı gelişen immunolojik reaksiyonları semptomların başlangıç zamanına göre erken ve gecikmiş tip olarak sınıflamıştır . Bu sınıflamanın amacı erken tipte reaksiyonların bu¨yu¨k çoğunluğunu oluşturan ve anaflaksi riski taşıyan immunglobulin E (IgE) aracılı reaksiyonları diğer yan etkilerden ayırt etmektir. Aşıya karşı ciddi alerjik yanıt nadir göru¨lu¨r ve önceden tahmini gu¨çtu¨r. Bu nedenle aşıyı yapacak kişi hastayı dikkatle değerlendirmelidir. Besin alerjisi olan kişilerde desensitizasyona, bölu¨nmu¨ş dozlarda uygulamaya ihtiyaç duyulabilirken, kontakt dermatiti vaya besin alerjisi olmayan atopik egzeması olan hastalarda aşılar standart biçimde uygulanır. Astım hastalarında ise pnömokok ve influenza viru¨s infeksiyonlarına karşı aşılama önerilir.


Öz

Son yıllarda alerjik hastalıkların göru¨lme sıklığının artması tanı ve tedavi su¨recinde arayışları da beraberinde getirmiştir. Alerjik hastalıkların hayvan modelleri, immunolojik, fizyolojik ve histopatolojik du¨zeyde patogenezi anlayabilmek, korunma ve tedavide mevcut bilgilere yenilerini ekleyebilmek adına ciddi katkılarda bulunmaktadır. Biyomedikal araştırmalar için kullanılacak olan laboratuvar hayvanı tu¨ru¨ne ait anatomik, fizyolojik ve biyolojik özelliklerin bilinmesi, insandaki hastalık su¨recine benzeyen modellerin oluşturulmasında, gu¨venilir ve tekrarlanabilir sonuçlar elde edilmesinde önemli bir basamaktır. Bu açıdan bakıldığında alerjik hastalıkların laboratuvar hayvanı modelleri için çok çeşitli hayvan tu¨rleri kullanılabilir. Ancak bu derleme makalede; etik açıdan kabul edilebilir, u¨retim, yetiştirme ve barındırma ortamları daha kolay standardize edilebilir, ekonomik açıdan ulaşılabilir olması nedeniyle fare ve sıçan modelleri u¨zerinde durulmuştur.


Öz

Son yıllarda alerjik hastalıkların göru¨lme sıklığının artması tanı ve tedavi su¨recinde arayışları da beraberinde getirmiştir. Alerjik hastalıkların hayvan modelleri, immunolojik, fizyolojik ve histopatolojik du¨zeyde patogenezi anlayabilmek, korunma ve tedavide mevcut bilgilere yenilerini ekleyebilmek adına ciddi katkılarda bulunmaktadır. Biyomedikal araştırmalar için kullanılacak olan laboratuvar hayvanı tu¨ru¨ne ait anatomik, fizyolojik ve biyolojik özelliklerin bilinmesi, insandaki hastalık su¨recine benzeyen modellerin oluşturulmasında, gu¨venilir ve tekrarlanabilir sonuçlar elde edilmesinde önemli bir basamaktır. Bu açıdan bakıldığında alerjik hastalıkların laboratuvar hayvanı modelleri için çok çeşitli hayvan tu¨rleri kullanılabilir. Ancak bu derleme makalede; etik açıdan kabul edilebilir, u¨retim, yetiştirme ve barındırma ortamları daha kolay standardize edilebilir, ekonomik açıdan ulaşılabilir olması nedeniyle fare ve sıçan modelleri u¨zerinde durulmuştur.


Öz

Havayolu epiteli başlıca dış ve iç oratm arasında fiziksel bir bariyer olarak işlev görmektedir. Epitelyal bariyer fonksiyonu sıkı bağlar, adherans junctionlar ve desmozomların uygun hu¨cre hu¨cre bağlantılarıyla su¨rdu¨ru¨lu¨r. Astımda epitelin bariyer fonksiyonunun bozulduğu epitelyal frajilitenin arttığı göru¨lmektedir. Epitelyal bariyer fonksiyonunda bozulma sonucu inhalen allerjenler, viru¨sler ve diğer çevresel etkenlerin submukozada antijen sunan hu¨creye erişiminin artması, Th2 tip aracılı immu¨n yanıtı uyarılmasına ve epitelyel mezenşimal transisyon (EMT) uyarılmasında önemli rol oynar. Genetik yapımız, astımlı epitel hu¨crelerinde değiştirilmiş bir sitokin salınmasının bir nedeni olabilir. Böylelikle astım patogenizinde hava yolu epiteli bariyer bariyeri ve mediatör özellikleri ile patogenez ve tedavi yeni bir bakış açısı sağlamaktadır.

Kitaplarımız

Çocuklarda Antibiyotik Kullanım İlkeleri & Antibiyotikler

Selen Yayıncılık

60,00
İncele

HİPERTANSİYON TANI VE TEDAVİSİ

Selen Yayıncılık

80,00
İncele

Kalp Hastalıklarında Sizin Sorularınıza Cevaplar

Selen Yayıncılık

25,00
İncele

Asid Peptik Hastalıklar

Selen Yayıncılık

50,00
İncele

Yetişkin ve Çocuklarda Probiyotikler

Selen Yayıncılık

60,00
İncele
Hepsini Gör

ONLİNE DESTEK

0212 419 02 29 no'lu telefonu
arayarak bize ulaşabilirsiniz.

FAX

0212 476 51 95 no'lu telefona Fax gönderebilirsiniz.

E-POSTA DESTEK

info@kliniktipdergisi.com adresimiden bize ulaşabilirsiniz.

GÜVENLİ ALIŞVERİŞ

3D Secure, Akbank Sanal Pos ile sitemizden güvenli alışveriş yapabilirsiniz.