Üye Girişi

Zorunlu

Zorunlu

Çok Satan Kitaplar

Çocuklarda Alerji Tanıdan Tedaviye

Selen Yayıncılık

60,00


Dergi Hakkında
Danışma Kurulu
Yayın Kurulu

Klinik Tıp Aile Hekimliği Dergisi Kasım - Aralık 2015 TÜKENDİ

0,00 ₺

Aynı Gün Kargolama - 3-4 İş Gününde Teslimat

Yıllık Abonelik Fiyatı : 210,00 ₺

Abonelik Süresi Seçiniz (YILLIK) Abone OL
Sadece Bu Sayıyı Almak İstiyorum Satın Al
ISSN : 1309-0461
Online ISSN : ..............
Dil : Türkçe
Cilt : 7 Sayı: 6
Yayın Periyodu :2 Ayda 1 - Yılda 6 Sayı
Yayın Türü :Yerel - Süreli
Yayına Başlama Tarihi :2009

Uzm. Dr. Olgu AYGÜN, Doç. Dr. Nilgün ÖZÇAKAR

Özet
Menopoz menstruasyonun kalıcı olarak sona ermesine neden olan ovaryan follikül
fonksiyon kaybının sonucu olarak ortaya çıkar. Overlerdeki primer folliküller doğumdan
önce başlayıp menopoza kadar süren bir süreçte belirli bir hızda azalmaktadır. Bu
azalma perimenopoz dönemiyle birlikte hızlanmaktadır. Dünya genelinde ortalama menopoz
yaşı 45-55 arasında değişmekte, Türkiye'de ise menopoz yaşı 47 olarak bilinmektedir.
Sık görülen gece terlemeleri, sıcak basmaları, vaginal kuruluk, düzensiz kanamalar
gibi semptomların zaman ve sıklığı değişkenlik gösterse de menopoz öncesinde ve
hemen sonrasındaki zaman diliminde daha sık görülürler.


Dr. Emel YÜREKLİ, Yrd. Doç. Dr. Emre ÖZKIR

Özet
Bruksizm, gece ya da gün boyunca dişlerde meydana gelen diş sıkma ve gıcırdatma
olarak tanımlanır. Yapılan çalışmalarda, toplumda görülme yüzdesi değişiklik gösterse
de, ortalama olarak %20 olarak kabul edilir. Bruksizm, kabul edilen tek bir nedene bağlı
olmayan, multifaktöriyel bir hastalıktır. Klinikte alınan anamnez ve yapılan klinik muayene
ile hastalığın tanısı konabilir. Dişlerde aşınma, hassasiyet, çiğneme kaslarında ağrı,
hipertrofi gibi klinik bulgular görülür. Ayrıca bruksizmin, TME rahatsızlıkların oluşması
ve hızlanmasında da etkisi olduğu düşünülmektedir. Günümüzde, bruksizmin tedavisinde
protetik tedaviler de dahil olmak üzere bir çok tedavi yöntemi denenmiştir, ancak
özel bir tedavi yöntemi yoktur. Tedavide, yaygın olarak oklüzal plaklar kullanılmaktadır.
Bu metinde, bruksizm tanımlanmış, etiyolojisi, klinik bulguları ve tedavi seçenekleri
hakkında bilgi verilmiştir.


Abstract
Bruxism is defined as grinding and clenching of the teeth that occurs all night or all
day long. Although its prevalence in the population differs based on previous studies conducted,
it is accepted as 20% in average. Bruxism is a multifactorial disease that is not
induced by a single accepted factor. It could be diagnosed as a result of clinical anamnesis
and examination. Clinical symptoms such as abrasion of the teeth, sensitivity, pain
in chewing muscles and hypertrophy. Furthermore, it is considered that bruxism affects
the onset and acceleration of TME disorders. Today, several treatment methods including
prosthetic treatments were tried in the treatment of bruxism, however there is no
specific treatment method. Occlusal plaques are frequently used in the treatment of bruxism.
This study aims to define bruxism, and to provide information on its etiology, clinical
symptoms and treatment options.


Uzm. Dr. Uzay ERDOĞAN, Uzm. Dr. Aykut AKPINAR, Uzm. Dr. Hakan KINA

Özet
Karpal tünel sendromu (KTS) Üst ekstremitenin en sık rastlanan tuzak nöropatisidir.
KTS, tüm tuzak nöropatilerin yaklaşık %90'ını oluşturur. Kadınlarda ve 4.5. dekatta
daha sık görülür. KTS’li hastaların tedavisinde istirahat splinti kullanımı özellikle semptomların
rahatlaması açısından etkili bir yöntemdir. 1 yılı aşmış semptomlar, objektif kuvvet
kaybı, tenar atrofi ve EMG’de tenar kaslarda fibrilasyon potansiyellerinin varlığında
cerrahi tedavi önerilir.


Abstract
Carpal tunnel syndrome is the most frequent form of upper limp nerve neuropathy
and accounts for 90% of all entrapment neuropathies. Female prevalence is dominant
especially at 4th and 5th decades. Using hand splints by patients had significant symptomatic
benefits. If there are thenar atrophy, paresthesias, pain, absence of sensory or motor
response according to the electrophysiological nerve conductions analysis (electromyography
laboratory results), we recommended surgical treatment.


Arş. Gör. Feride ÇELEBİ, Prof. Dr. Nevin ŞANLIER

Özet
Tip 2 Diabetes Mellitus (DM) dünya genelinde prevalansı artan, genetik ve çevresel
faktörlerden etkilenen kompleks bir hastalıktır. Obezite, yetersiz ve dengesiz beslenme,
fiziksel inaktivite Tip 2 DM gelişiminde önemli yer tutmaktadır. Son yıllarda intestinal
mikrobiyotadaki değişimin obezite, diyabet, kardiyovasküler hastalıklar (KVH) gibi
birçok hastalıkla ilişkisini incelenmektedir. Mikrobiyotayı etkileyen probiyotiklerin suplemantasyonu
veya diyet ürünleriyle (fermente süt ürünleri gibi) alımı insülin direnci ve
kan glikoz regülasyonu üzerinde olumlu etki göstermektedir. Probiyotiklerin ve prebiyotiklerin
kan glikozu regülasyonu, insülin direnci ve diyabet üzerindeki etkisini inceleyen
çalışmaların sonuçları literatürde farklılık gösterebilmektedir. Uzun dönemde yapılacak
olan insan çalışmalarının bu konuyu aydınlatacağı düşünülmektedir. Bu derlemede
probiyotikler, prebiyotikler ve DM arasındaki ilişki incelenmiştir.


Abstract
Type 2 Diabetes Mellitus (DM) is a complex disease which is increasing worldwide
prevalence and affected by genetic and environmental factors. Obesity, inadequate
and unbalanced diet, physical inactivity is important in the development of type 2 DM.
Recent studies examine the relationship between changes in intestinal microbiota and
obesity, diabetes, cardiovascular disease (CVD) and other diseases. Supplementation or
consumption of dietary probiotics products (such as fermented milk products) that affecting
microbiota shows a positive effect on blood glucose regulation and insulin resistance.
The results of studies that are examined the effect of probiotics and prebiotics
on blood glucose regulation, insulin resistance and diabetes may vary in the literature.
This subject is expected to clarify with long term human studies. The relationship between
DM and probiotics, prebiotics is examines in this review.


Uzm. Dyt. Serap ANDAÇ ÖZTÜRK, Uzm. Dr. İrem ÖNER ÖZKARA

Özet
Resveratrol antikarsinojenik, antiinflamatuvar, nöroprotektif, antiaterojenik, antitrombojenik
özellikleri nedeniyle giderek daha fazla ilgi uyandırmaktadır. İlk olarak 1940 yılında
elde edilen resveratrol, yetmişten fazla bitki çeşidinde mekanik yaralanma, mikrobiyal
enfeksiyon, ultraviole (UV) iritasyonu gibi çevresel yada biyolojik strese yanıt
olarak üretilen fitoaleksin özelliği gösteren stilben grubu bir bileşiktir. Dut, yaban mersini,
yer fıstığı, resveratrol üreten bitkilerden bazılarıdır. Resveratrol renkli üzüm çeşitlerinin
kabuklarında yüksek miktarda sentezlenmektedir ve doğada iki formda bulunmaktadır;
trans-resveratrol ve cis-resveratrol, tüm izomerlerin biyolojik olarak aktif olmasına
rağmen, resveratrolün biyolojik fonksiyonları daha stabil form olan trans-resveratrole
dayandırılmaktadır. Resveratrol çok sayıda reseptör, kinaz ve diğer enzimlerle etkileşim
içindedir, bu resveratrolün biyolojik etkilerindeki temel mekanizmadır. Resveratrolün,
sirtuin 1 (SIRT1) ve adenosin monofosfat aktive protein kinaz (AMPK) aktivasyonunu
stimüle ettiği gösterilmiştir. Resveratrolün fiziksel aktivitede performans arttırıcı
etkisi, alkolik ve alkolik olmayan yağlı karaciğer hastalıklarının önlenmesinde ve
kanserden koruyucu olduğuna dair çalışmaların sayısı hızla artmaktadır. Resveratrolün
insanlarda etki ve yan etkilerinin, optimum tedavi dozunun belirlenmesi için daha çok
klinik çalışmaya ihtiyaç vardır.


Dr. Osman TANRIVERDİ, Dr. İlhan YILMAZ, Dr. Ömür GÜNALDI, Dr. Burak ÖZDEMİR, Dr. Halil TOPLAMAOĞLU

Özet
Üst extremitenin, nöral, arteryel ve venöz yapılarının torasik çıkıştaki kompresyonuna
bağlı gelişen semptomlara torasik çıkış sendromu (TÇS) adı verilir. Brakial plexus
elemanlarının veya vasküler yapıların servikalden aksillaya uzanan kompartman içinde
basıya uğraması sonucu geliştiği kabul edilse de tanı kriterleri ve tedavisi konusunda
klinisyenler arasında halen bir fikir birliği yoktur. TÇS nörojenik ve vasküler olarak
iki tipte sınıflandırılmış olup objektif nörolojik bulgularla seyreden gerçek nörojenik (elektrodiagnostik
pozitif) tip TÇS ve objektif bulguların eşlik etmediği ancak semptomların
düşündürdüğü tartışmalı nörojenik (elektrodiagnostik negatif) tip TÇS olarak ikiye
ayrılır. Pek çok klinik, radyolojik ve elektrofizyolojik testler tanımlanmış olmasına rağmen
halen altın standard diye nitelendirilebilecek tanısal bir test yoktur. TÇS’da konservatif
ve cerrahi olmak üzere farklı tedavi yöntemleri vardır. Bölgenin kompleks anatomik
yapısı ve cerrahi eksplorasyonun potansiyel risk ve komplikasyonları göz önüne
alındığında tüm konservatif tedavi seçenekleri değerlendirilmeli mecbur kalınması durumunda
cerrahi yönteme başvurulması gerekmektedir.

Abstract
However, the term of “thoracic outlet syndrome” (TOS ) was coined almost half century
ago to describe several disorders attributed to mechanical compression of the brachial
plexus (neurogenic TOS) and/or the subclavian artery or vein (vascular TOS) in their
passage from the cervical area toward the axilla, not only the diagnostic criterias but
also treatment options of TOS have been challenging and contraversial throughout the
course of its history. Furtermore, neurogenic TOS is divided in to two subgroups as true
(electodiagnostic positive) and disputed (electrodiagnostic negative). Although over the
past decades clinical, imaging and electrophysiologic tests have been developed, none
have been widely accepted as a gold standard for the diagnosis of TOS. There is also a
difference of opinion in treatment options of TOS bettween surgery and conservative treatment.
However, surgical therapy has a significant risk of complications, surgery should
be done when the patient demonstrates that there is a disability involved with the condition,
has positive diagnostic consideration and has had adequate conservative therapy.


Doç. Dr. Reyhan ERSOY

Özet
Diyabetli hastaların tedavi ve takiplerinin doğru yapılması akut ve kronik komplikasyonların
gelişimini önleyecek bireysel ve toplumsal olumlu kazanımlar sağlayacaktır.
Birinci basamak sağlık hizmetlerinin organizasyonu açısından bir geçiş sürecinde olan
ülkemizde birinci basamakta hizmet veren hekimler diyabet tedavisinin planlanmasında
ve uygulamasında önemli rol oynamaktadır. DM birinci basamakta çalışan hekimlerin
sık karşılaşacağı hastalıklardan biridir ve diyabet ile etkili bir mücadele için etkin bir
birinci basamak hizmeti zorunludur. Bu derlemede birinci basamak sağlık hizmetlerinde
diyabetik hasta takibi konusu gözden geçirilecektir.


Abstract
Making convenient treatments and follow- ups for patients with diabetes would prevent
acute and chronic complications, provide individual and social benefits. Primary
care physicians play a crucial role in planning and application of treatments for diabetes
in our country which is in a transition period in terms of organization of primary health
care. Diabetes is one of the most common diseases that the primary care physician
will come across in routine practice and primary health care is an obligation in order to
fight againist diabetes efficiently. In this review, we have reevaluated diabetic patient
follow- up in primary care.


Dr. Bahar DERNEK, Dr. Tuğba AYDIN, Dr. Fatma Nur KESİKTAŞ, Dr. Cihan AKSOY

Giriş
Omuz ağrısı birinci basamak sağlık sorunları içerisinde en sık rastlanılan şikayetlerden
biridir. En sık karşılaşılan omuz sorunları rotator manşon hastalığı, adeziv kapsülit,
akromiyoklavikular eklem artriti ve glenohumeral eklem artritidir (1).
Sık görülen omuz sorunları özellikle 40 yaş üzerinde ortaya çıkar. Gençlerde ise özellikle
geçirilmiş cerrahi veya travma öyküsü varlığında görülür.
Bu yazıda, sık görülen omuz hastalıkları ve tedavisi güncel yaklaşımlarla birinci basamak
sağlık hizmetine uygun olacak şekilde özetlenmiştir.


Abstract
Shoulder pain is one of the most common complaints in primary health problems.
The most common shoulder problems are rotator cuff disease, adhesive capsulitis, glenohumeral
and acromioclavicular joint arthritis (1). As common shoulder problems arise
particularly over the age of 40, young people may have shoulder problems in the presence
of previous surgery or trauma. In this article, the current approach and treatment
of common shoulder diseases are summarized as to be appropriate for primary health
care services


Dr. Bahar DERNEK, Dr. Tuğba AYDIN, Dr. Fatma Nur KESİKTAŞ, Dr. Cihan AKSOY

Özet
Osteoartrit (OA), ciddi kronik ağrı ve dizabilitenin en önemli nedenlerindendir. Yapılan
çalışmalar, önümüzdeki yıllarda da hastalığın gittikçe artacağına işaret etmektedir.
Günümüzde semptomların azaltılmasına yönelik çeşitli farmakolojik, nonfarmakolojik
ve cerrahi tedavi yöntemleri kullanılmasına karşın hiçbir yöntem hastalığın progresyonunu
tam olarak önleyememektedir. Bu yazıda osteoartritin patogenezi ve tedavide
kullanılan çeşitli yöntemler birinci basamak sağlık hizmetine uygun olacak çekilde
özetlenmiştir.


Abstract
Osteoarthritis (OA) is one of the main causes of chronic pain and disability. Studies
indicate that the disease gradually increase in the coming years. Today, despite the
using of several pharmacological, non-pharmacological and surgical treatment methods
for the reduction of symptoms, none of them can prevent disease progression. Various
methods that are used for the pathogenesis and treatment of osteoarthritis are summarized
in this paper according to primary health care .


Prof. Dr. Alizamin SADIGOV, Dr. Tabib İBRAHİMOV, Doç. Dr. Rafik BAYRAMOV, Doç. Dr. Ceyhun İSMAİLZADE

Özet
Konu güncelliği: Pulmoner Arteriyel Hipertansiyonu (PAH) – ölüme yol açabilen
Kronik Destrüktif Akciğer Tüberkülozunun (KDAT) en yaygın ciddi sonuçlarından biridir.
KDAT hastalarında PAH gelişimini önceden belirleyen biyobelirteçler ile ilgili veriler
sınırlı olup bazı biyobelirteçlere üzerinde çok az durulmuştur.
Amaç: KDAT hastalarında PAH olmasının ve zorluk derecesinin belirteci olarak
N-terminal proBNP (NT-proBNP), İnterlökin 6 (IL-6), Tümör nekroz faktör alfa (TNF-
α), C-reaktif protein (CRP)’nin rolünü incelemektir.
Metot: immünokimya, yüksek rezolüsyonlu bilgisayar tomografi (HRCT), Doppler
ekokardiyografi dahil olmak üzere tanı metodları kullanılarak KDAT hastalarında PAH
gelişme riskini belirten biyobelirteçler tanımlanmıştır
Ölçümler ve genel sonuçlar: Hastalarda PAH gelişme riski, proinflamatuvar sitokinler
(IL-6, TNF-α) ve proinflamatuvar peptidler (CRP, NT-pro BNP)’in değerlendirmesi
yolu ile incelenmiştir.
Akciğer Tüberkülozu ile ilgili morfolojik değişimlerin derecesine göre bütün hastalar
iki gruba ayrılmıştır: 1) KDAT ve PAH olan 26 hasta, 2) KDAT olan ve PAH olmayan
25 hasta. Bütün hastalar sigara içmeyen ve Tıp Ünivesitesi’nin Pulmonoloji bölümüne
başvurmuş hastalardan seçilmişitr.

Kitaplarımız

Çocuklarda Ateş

Selen Yayıncılık

60,00
İncele

Dermatolojik Hastalıklarda Çinko`nun Önemi

Selen Yayıncılık

50,00
İncele

ÇOCUKLARDA ENFEKSİYON HASTALIKLARI

Selen Yayıncılık

250,00
İncele

ÇOCUK ENFEKSİYONLARINA GÜNCEL YAKLAŞIMLAR

Selen Yayıncılık

250,00
İncele

Asid Peptik Hastalıklar

Selen Yayıncılık

50,00
İncele
Hepsini Gör

ONLİNE DESTEK

0212 419 02 29 no'lu telefonu
arayarak bize ulaşabilirsiniz.

FAX

0212 476 51 95 no'lu telefona Fax gönderebilirsiniz.

E-POSTA DESTEK

info@kliniktipdergisi.com adresimiden bize ulaşabilirsiniz.

GÜVENLİ ALIŞVERİŞ

3D Secure, Akbank Sanal Pos ile sitemizden güvenli alışveriş yapabilirsiniz.